Duvar saatim her gece aynı saatte duruyordu.
02:26.
İlk gece pil bitti sandım. Pili değiştirdim.
Ertesi gece yine 02:26’da durdu.
Ama bu kez pili yeni takmıştım.
Saat salonun ortasındaki duvarda asılıydı. Sessiz çalışan bir modeldi. Tik tak sesi yoktu.
Ama 02:26’da durduğunda, odada kısa bir tık sesi duyuluyordu.
Sanki biri arkasından hafifçe dokunuyordu.
Üçüncü gece bekledim.
Yatağımı salona çektim.
Saat 02:25’i gösterdi.
Nefesimi tuttum.
02:26.
Tık.
Akrep ve yelkovan dondu.
Ama o an bir şey daha oldu.
Telefonumun ekranı kendi kendine açıldı.
Saat 02:25’ti.
Yani bir dakika gerideydi.
Duvar saatine baktım.
02:26.
Telefonuma baktım.
02:25.
Bir dakika fark vardı.
Sonra telefonum bir dakika ilerledi.
02:26 oldu.
Ve o an elektrikler hafifçe titredi.
Ertesi gün saatçiye götürdüm.
Adam saati inceledi.
“Çalışıyor,” dedi.
“Bir sorun yok.”
“Her gece 02:26’da duruyor,” dedim.
Adam yüzüme baktı.
“02:26 mı?”
“Evet.”
Adam saati bana uzattı.
“Bu saat 02:25’te durmuş,” dedi.
Donup kaldım.
Duvar saatine baktım.
02:25.
O gece tekrar bekledim.
02:25.
02:26.
Bu kez saat durmadı.
02:27 oldu.
Rahatladım.
Tam yatağa dönecekken…
Salonun içinden bir fısıltı geldi.
“Geç kaldın.”
Duvar saatine baktım.
02:26’ya geri dönmüştü.
Ertesi sabah apartman görevlisine sordum.
“Bu dairede bir olay oldu mu?” dedim.
Adam sustu.
“Yıllar önce biri kayboldu,” dedi.
“Gece 02:26’da.”
“Nasıl kayboldu?”
“Kapı kilitliydi. Pencereler kapalıydı. Ama adam yoktu.”
O gece saat 02:25’te alarm çaldı.
Uyanmadım.
Ama gözlerimi açtığımda saat 02:26’ydı.
Duvar saati çalışıyordu.
Ama odada bir şey eksikti.
Duvara baktım.
Saat yerinde değildi.
Altında hafif yuvarlak bir iz vardı.
Sanki hiç takılmamış gibi.
Telefonuma baktım.
02:26.
Ekranda tek bir bildirim vardı:
“Yerine geldin.”
Şimdi her gece 02:26’da uyanıyorum.
Duvar boş.
Ama odada hafif bir tik sesi var.
Ve o ses bir dakika ileride atıyor.
